FF #09:
BİR TUVALET YAZISI
GÜLŞAH ÖZGEN

❮ FF #08

FF #10

Yazar: Gülşah Özgen
Grafik Tasarım: Alp Şerif Besen
Katkı Sunanlar: Sıla Bozdeveci, Gizem Temiz
Fotoğraflar: N/A
Yayım Tarihi: 07.2023
Ebat: A3 (297mm x 420mm)
Dil: Türkçe

PDF’i İNCELE & İNDİR ➔

Herkese selamlar!

Türkiye’nin en önemli, en yenilikçi ve en koç burcu tasarım, sanat-sepet ıvır zıvır yayını, Falan Fanzin’in dokuzuncu sayısına hoşgeldiniz. Yine uzun bir aradan sonra, apır sapır, bedavadan spekülasyon dağıtmaya devam ediyoruz.

Bu sayıda Gülşah Özgen tuvalet, mahremiyet ve cinsiyet üçgeninde, bir deneyimini ele aldı. Sonrasında ise bu deneyiminden yola çıkarak alternatif tartışma başlıkları ortaya attı. Gizem Temiz, Sıla Bozdeveci ve Alp Şerif Besen de yorumlarıyla metne eklemeler yaptılar. Eklemeleri metnin içine serpiştirilmiş kutucuklara tıklayarak okuyabilirsiniz.

Hem yazıyı ortaya çıkaran deneyimi hem de deneyimden türeyen tartışmaları biz çok zengin bulduk. Öyle ki, bu metinde bahsi geçen konu başlıklarının tasarım literatürüne, üzerine tartışılacak yepyeni harika bir pencere sunduğunu düşünüyoruz.

Tuvalet özelinde üretmeye devam edersek bu sayfada paylaşacağız. Arada bir girip bakınız deriz falannn…

Sayı içerisindeki bölümlere aşağıdaki bağlantılara tıklayarak hızlıca ulaşabilirsiniz.

▼ İŞEMEK ya da İŞEMEMEK

SON

İŞEMEK ya da İŞEMEMEK

Tarlabaşı’nda mimarlık atölyesinde birkaç tanıdık ve arkadaş doğum günü kutlaması sebebiyle toplanmıştık. Güzel bir akşamdı. İçkilerimiz, sigaralarımız derken gecenin ortalarına doğru tuvaleti kullanmak isteyenler oldu. Bu soru tam olarak burada, yani tuvaleti kullananlar ve kullanmayanlar ikiliğinin oluşturduğu dinamikten gelişti.

Tuvalet bulunduğumuz yerin üst katındaydı, asma bir merdivenle çıktığınızda etrafı açık, aşağı kat ile görme/görülme mesafesinin kesilmediği bir yer ve yükseklikte konumlanmıştı. Yani, alt katta eğlencesine devam eden biri kafasını hafifçe kaldırdığında üst katta oturarak işeyen kişinin üst bedenini görebiliyordu. Aynı şekilde, işeyen kişi de alt kattakileri geniş bir perspektifle izleyebileceği bir yükseklikte duruyordu. Bu nedenle, aslında, klozetten aşağıya baktığınızda, gözlenen ve gözlemci arasındaki dinamikler de dengesizleşebiliyordu.

Dolayısıyla, soruyu tekrarlamak gerekirse… :

Bu arada mahremiyet kelimesi oldukça cinsiyetçi kullanılıyor. Bu, sadece kadına atfedilen bir sözcük olarak defalarca karşılaştığımız bir tutum aslında. Özellikle, 6 Şubat depremlerinden sonra afet bölgesindeki tuvalet çözümleri ve mimarların ilişkisinde sıkça kullanılan bir terim haline geldi. Yani, buralardan çıkalım bi zahmet…

Orada bulunduğumuz süreçte, ortaya çıkan dinamiklerin bir şekilde konuşulabileceğini fark ettim. Bu süreci, tuvaleti ilk kez kullanan kişiye göre iki kısma ayırıyorum: öncesi ve sonrası. Çünkü, tuvaletin mekansal durumu, orada bulunan topluluğun tuvaleti kullanmasından hemen sonra, toplumsal normlar, mahremiyet, ahlaki düzen, toplumsal cinsiyet algısı, cinsellik, tabular, bedenler, tıkanmalar, boşaltım vb. birçok konuyu da beraberinde getirmişti. Böyle bir alanın yarattığı cinsel gerginlik, tedirginlik veya düzen bozucu herhangi bir eylem türü alt kattakilerin de varlığını etkiliyordu.

Tuvaleti ilk kullanan bir ‘kadındı’. Sonrasında, tuvaletin kullanılabilir olduğunu gören diğerleri de yukarı çıkmakta bir beis görmedi. Fakat yine de yukarıya tek bir ‘erkek’ çıkmadı; hepsi kadındı.

Burada bir parantez vermek gerekir ki, toplumsal cinsiyet gözünden meselenin görünür kılınmasının bir sebebi var, gelicez oralara, sonuçta cinsiyet ikiden fazladır, falan!! dönüyorum…

Psikanalitik kuramını büyük bir düalizm çerçevesinde kuran Sigmund Freud, buna kastre edilme korkusu / kastrasyon anksiyetesi veya penisin varlığı / yokluğu mu derdi acaba? Penis gibi, biyolojik cinsiyetten kaynaklanan tüm o güç, iktidar, üstünlük karşısında bir yokluk tehditi, tedirginliği ve tekinsizliği yok mu burada? Yani kastrasyon tanımı ve Freudçu bir teori olarak… Kavram olarak fallus, bakış üzerinden temsiller yaratma gibi şeyler için ‘Rüyaların Yorumu’, ‘Cinsellik Üzerine Üç Deneme’ gibi yerlerden bknz. Çok temel olarak, Freud’a göre erkek çocuk ve kız çocuk kastrasyon karmaşasını farklı şekillerde yaşamaktadır. Bu yüzden kız/erkek ayrımından bahsetmek de çok mümkün değil çünkü, her fallik yaratımların başka Oedipal karmaşaları var.

Fakat bazı psikanalistler Freud’u şöyle yorumlar; Freud penis ikamesi olarak kız çocuk için ‘penis hasedi’ tanımlar. Yoksundur yani, kadın eksiktir ya hani gibi yerlerden…

Eksik denilen şey de şu:

Jacques Lacan da, dilin fallik bir yapı olarak tüm özneleri kastre ettiğini ve ‘kadın’ın bir gösteren olarak dilde temsil bulamadığından kendini maskelemek zorunda kaldığını söyler. ‘Kadın yoktur!’ (Women does not exist!) saptaması aslında ‘Dilde kadın için uygun bir gösteren yoktur.’ anlamına gelir. Lacan’ın dile (discourse) girdiğinden dolayı yarılan öznesi hep bir eksiklik (absence) ekonomisi içinde yaşar.

Fakat, Lacan’ın öğrencisiyken Luce Irigaray, dilin, bu fallogosantrik niteliği ve fallus merkezci anlam örüntüsü üzerinde Lacan’ın psikanalitik teori eleştirisini tersine çevirmek istedi. Ve şimdi ise Fark yani Aynı’dan farklılaşarak kurulan fark değil de kendinde Fark, -mesela, çok basite indirgersek kadın erkekten farklıdır, mesele bu Fark’la ne yapacağımız meselesidir gibi- ya da queer studies falan konuşuyoruz. (G.Deleuze, kadın-oluş da var, evet…) Hatta başka başka yerlerde ikililiğin altını oymak isteyen feminist posthumanist studies de buna dahil. Braidotti’ye sevgiler…

Demem o ki, bunca kasvetli aktarımın ardından özneleri kadın/erkek ikiliğinde yazmanın problematik olduğu sözünü de geçirmek isterim. Dolayısıyla, bu ikiliği mesela ayakta işemeyen ve işeyenler olarak temsilleştirebilir miyiz? Tuvaletin yüksekte oluşu nedeniyle, penisli biri ayakta işerse penisini aşağıdakilerin görme olasılığı çok muhtemeldi. Eğer oturarak yapmak isterse, penise atfedilen imajların, temsillerin, normların, öğretilerin her neyse hepsi birer sorgulama malzemesine dönüşebilirdi. En azından böyle bir toplumsal öğretide yaşadığımız ön görülebiliyor. Yani ‘oturarak işiyor’ diye ‘erkeklik’ temsili zedenelebilirdi. Demem o ki, tuvalet çoktan bir tür yargılama ve yargılanma pratiklerine dönüşmüştü.

Birçok yüzü ve gizli potansiyelleri olan bir topluluğun potansiyellerini ya da yarattığı tüm ‘gerçek’liği görmek imkansızdır. Dolayısıyla, yukarıdan aşağı işemenin binbir türlü sebebi olabilir – görünen senaryonun arkasında gizli senaryo gibi.

Üst kattaki eylem sonrası, yani işedikten sonra tekrar aşağı inmek, tüm dengeleri sarsarken, mekanı da tekrar tanımlıyor. Zaten yukarı-aşağı dinamiği ilk olarak hiyerarşi yaratıyor. Yani ‘üst kattan’ bu bekleniyor. Fakat, bu tek bir anlamda kalamaz, yani sürekliliği değişkendir. O zaman, yukarı kattaki tuvalet ve aşağıdakilerin konumu sebebiyle, işemenin sadece sıkışma sonrası rahatlama için yapılan bir boşaltım olmadığına dair spekülasyon yapılabilir mi? Bence, bu ne doğru ne de yanlış olur. Çünkü düşününce, aşağıda toplanan bir grup insanın üstüne işemek, tek bir sebebe bağlanamaz veya öznenin yeri ve konumu bu kadar belirsizken tek bir perspektiften bakmak yeterli olmaz.

Gelmek istediğim yer biraz da şu:

İzleyici/izlenen, işeyen/işemeyen, gözlemci/gözlenen konumlarının değişken olduğu bir mekansal kurguda, tuvalet ve mahremiyet (beklentisi) ilişkisi, ‘tetikleyen bir ihlâl türü’ olarak düşünüldüğünde kadın/erkek, penis/vajina, utanç/övünç, norm/norm-dışı, etik veya ahlak /karşı duruş, tıkanma/boşaltım, tabu/meydan okuma, yargı/itiraz, çatlak, tavır, eleştiri gibi ikililikler yaratıyor.

Bahsettiğim tüm düaliteler bunları beraberinde getiriyor. Yanii, karşıt kategoriler birbirini yaratıyor. Ama mesela feminist teorisyen Elizabeth Grosz şöyle der:

“Beden ne özel ne de kamusal olandır, ne kendisi ne de başkasıdır, ne doğal ne kültüreldir, ne ruhsal ne toplumsaldır, ne içgüdüsel ne öğretilmiştir, ne genetik ne de çevresel olarak belirlenmiştir – tüm bu ikililiklerin her ikisi birdendir.”

Bedene dair, yargıla(n)ma düşüncesiyle birlikte gelen utanç, tedirginlik ve/ya ilginin başka yöne kaymasına sebep olan özne konumları herkes için aynı anlamlara gelmiyordu elbette. Dolayısıyla tek seçenek de tuvalet değildi. Bazıları dışarı çıkıp işini halletmeyi tercih etti, bazılarıysa atölyeden ayrılıp evlerine döndü. Yani, mahremiyet beklentisine karşı bu tavır, mekanı terk etmeye kadar gidiyor. Tuvaletin yarattığı mahremiyet beklentisine karşılık, orada bulunan kimselerin atölyeyi terk etme olarak karşılık vermesidir, bu yazıyı yazdıran zaten. Bu arada, herhangi bir doğru/yanlış ayrımına girmeden, tuvaletin konumundan dolayı ortaya çıkan tedirginliği, güvensizliği, çelişkileri, çekimserliği ve yukarı katın ‘sahne-oluşu’ ve daha birçok şeyi düşündürme fırsatı verdiği için yazıyorum – belirtmekte fayda var.

Bir başka konfor alanına dönme mücadelesi de tuvaleti kullandıktan sonra aşağıda devam ediyordu…‘Keşke daha iyi bir çamaşır giyseydim.’ ya da ‘Nerdeydin, yukarı mı çıktın? Görmedim hiç. (gülüşmeler)…’ gibi sarkastik ya da sadece şakacı (?) bir tavırdaydı. Yani, ortaya çıkan tedirginlik aslında bölünmüştü ve her iki tarafta da vardı; tuvalete girenler ve gir(e)meyenler…

Sonuç niyetine belirtmek gerekir ki, bu tuvaletin sifonu çalışmıyordu…

Floşşşhhh…

Devamı gelir belki…